HABER MERKEZİ - Bugün Hürriyet gazetesinde
Ayşe Arman’ın ‘’Mayın, emrimdeki askerin elinde patlasaydı o zaman yıkılırdım’’
başlığı ile Kürdistan’da PKK gerillalarına karşı savaşan Komando Yüzbaşı Mehmet
Bedri Aluçlu ile söyleşisi yayınlandı. Aluçlu'nun anlatımlarında savaş
çığırtkanı Türk basınına göre daha objektif olması dikkat çekiyor. Örneğin PKK
gerillarına ilişikin Ayşe Armanı'nın 'Karşı tarafı dinlediğimiz zaman' sorusuna
şöyle yanıt veriyor:
'Sizi ikna ederler...
Nasıl yani, onlara da hak mı veririz?
-
Evet, hak verirsiniz. O insanlar çok sıkı bir ideolojik eğitimden geçiyorlar. 2
yıl boyunca 24 saat. .... Bir de tabii onlarda kaygı yok; ne para, ne aile, ne
gelecek, ne geçmiş kaygısı. Ama bizim askerlerimizin var...’
Bir süre
önce GATA’da resmi bir törene katılarak basında gündem olan Aluçlu’yu aslında 2
yıl önce ilk Kürt basını gündeme getirmişti. Gazeteci –yönetmen Halil Uysal
yaşamını yitirmeden kısa bir süre önce kaleme aldığı ve Yeni Özgür Politka
gazetesinde 1 Mart 2008 tarihinde yayınlanan ‘Bedri Üsteğmen’in sözleri’
başlıklı yazı ile Aluçlu ile Kürt gerillalarının çatışmasını anlatmıştı. İşte o
yazı...
BOTAN YAZILARI
'Ben Bedri üsteğmen. Söz veriyorum... Sizi
öldürmeyeceğim.' 'Teslim olun!' diye haykırıyor ve hemen ardından Garısa
korucuları O’nun bu sözlerini Kürtçe’ye çevirip ‘Bedri Üsteğmen soz di de! We ne
kuje! Teslim bi bin!’ diye tekrarlıyorlardı. Ve biz, Kürtçe de, Türkçe de
söylense, teslimiyetin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorduk. Yüzünü
göremediğim ama sesini çok iyi duyduğum yüzlerce askerin ve korucunun ardında
kudurmuşcasına bize çağrı yapan ‘Bedri’ kod isimli bu üsteğmen, o esnada omuz
omuza verdiğimiz Cudi Cesur arkadaşla birlikte O’nun sözlerini değil de,
Dartanyan’ın sözlerini konuştuğumuzu bilmiyordu.
Çatışmanın başlamasına
saniyelerin kaldığı o kısa anda Cudi’nin Dartanyan’ı anımsaması beni hiç
şaşırtmadı. Bu yolculuğa koyulmadan önce Cudi ile birlikte Fransız devriminde
önemli rol oynayan ve devrimden sonra bu defa hayatlarını adadıkları Kral’a
karşı savaşmak zorunda kalan dört silahşörü anlatan “Demir maskeli adam” isimli
bir film seyretmiştik. Dartanyan, müthiş savaşan bu dörtlünün liderliğini yapan
silahşördü ve Cudi’nin filmde en beğendiği karakter de O’ydu.
Her
ikimizin de, aynı filmi çok farklı bakış açılarıyla seyrettiğimizi, Kuzey
yolculuğu boyunca film üzerine yaptığımız tartışmalarda çok iyi farkettim. Ben,
filmde yer alan John Malkovich, Gerard Depuardiu gibi oyuncuların yeteneklerine,
filmin senaryo ve kurgusundaki sadeliğe hayran olurken, Cudi ise Dartanyan’ı
dilinden düşürmüyordu. Yüzlerce asker tarafından kuşatıldığımız ve Bedri
Üsteğmen’in bizi teslim almak için elinden geleni yaptığı o son anlarda da
Cudi’nin Dartanyan’ın sözlerini bana bir kez daha hatırlatması garip
değildi.
Dartanyan, filmin sonunda yanındaki diğer üç silahşör
arkadaşıyla birlikte Kral’ın askerleri tarafından kuşatmaya alınır ve Kral savaş
başlamadan kısa bir zaman önce Dartanyan’a son bir şans vermek ister. Dartanyan
ve arkadaşlarına teslim olmaları için çağrı yapar. Silahlarını bırakıp teslim
olurlarsa hayatlarını bağışlayacaktır. Bu esnada Dartanyan kılıcını çekip ateşli
silahlara sahip Kral’ın askerlerine saldırmadan önce arkadaşlarına dönüp
“Mümkünse hayatlarını bağışlayın” der ve savaş başlar.
Kuşatma içindeki
Dartanyan’ın kendinden ve savaş çığlığından böylesine emin oluşu Cudi’nin çok
hoşuna gitmişti. Filmin en çok sevdiği sahnesi, düşmanının bütün silah ve sayı
üstünlüğüne rağmen savaşçının kendine güveninin anlatıldığı bu sahneydi. Bu
sözler Cudi’nin dilinden düşmüyordu. Ne zaman kritik bir an yaşasak veya bizden
sayıca fazla olan düşmanımızla karşı karşıya gelsek hemen arkasında yürümekte
olan bana dönüyor ve kendinden emin bir şekilde “Halil, mümkünse hayatlarını
bağışla” diye takılıyordu.
Cudi bombasının pimini çektiğinde, Bedri
artık teslim olacağımıza iyice kanaat getirmişti. Yanındaki korucularla birlikte
‘Halil Uysal, teslim ol!’ diye adımı haykırmaya başladıklarında, ihbarın ne
kadar ayrıntılı yapılmış olduğunu farkettik. Cudi bu esnada dönüp “Senin adın
Halil Dağ değil mi?” diye sorunca, hemen “Doğrudur, onlar yanlış adama çağrı
yapıyorlar” diye cevapladım.
Bu dağlarda bir hayat yaşadım. Çok başarılı
olamasam da, temiz yaşadığıma inanıyorum. Ne bu dağlara, ne de bu dağlarda
edindiğim yoldaşlara, bir kez olsun ne madden, ne de ruhen uzak düşmedim.
‘Uysal’ olan soyadım bu gerilla yaşamı içerisinde kendiliğinden Dağ oluverdi. Bu
ismi haketmesem de, layık olmak için elimden geleni yaptım. Bu hayatı
kirletmeden buraya kadar getirdim. Bundan sonra Bedri gibi birisinin ellerine
teslim etmek olur mu, diye düşünürken çatışma başlayıverdi.
Artık, teslim
olmayacağımızı anlayan Bedri’nin silah sesleri arasında ancak küfürlerini ve
vurulan askerlerinin haykırışlarını duyabiliyordum. Cudi’nin hemen arkasından
atıldığım çatışmanın orta yerinde, bu çatışmadan sağ çıkacağımı bir an olsun
düşünmedim. Kurşun yağmuru altında ateş ederken tek düşündüğüm, bu dağlarda
edindiğim binlerce arkadaşlığa, hayatım boyunca tattığım en güzel ilişkilere
layık bir ölümün sahibi olmaktı. En acı olan ise bu çatışmadan tek başıma ve sağ
olarak çıkmak oldu.
Cudi Cesur hayatım boyunca kapanmayacak bir yara
bıraktı kalbimde.
Filmin sonunda Dartanyan savaşın orta yerinde vurulur.
Arkadaşlarının kucağında son nefesini verirken “Hep böyle bir ölümü düşlemiştim”
der ve gözlerini kapar. Savaş alanında ölmek savaşçının onurudur. Cudi Cesur bu
yolculuğa çıkarken O’nu bekleyen her şeyin farkındaydı. Yüzlerce askerin ve
korucunun, Bedri’nin emri üzerine O’nun cansız bedenini paramparça edeceklerini
ve cenazesini gözü yaşlı annesine göstermeyeceklerini de çok iyi
biliyordu.
Ama Bedri Üsteğmen (Mehmet Bedri Aluçlu), Cudi’nin
vuruluşundan tam ellidokuz gün sonra, Cudi’nin vurulduğu aynı Garısa
ormanlarında, yine Cudi’nin yoldaşları tarafından vurulacağını ve üç gün boyunca
kurtarılmak için beklediği askeri hastanede, hiç beklemediği ölümün bu biçimine
teslim olacağını bilmiyordu.
1 mart 2008
ANF