
Siyaset gündemi AKP hakkındaki kapatma davasına kilitlenince Türkiye'nin önünde yakıcı bir sorun olarak duran Kürt sorunu da geri plana itildi. Deyim yerindeyse bugün Kürt sorunundan önce, Türkiye'nin önünde bir 'AKP sorunu' bulunuyor. Siyaset kulvarından medyaya, iş dünyasından sokağa kadar hemen herkesin tartıştığı tek bir konu var o da; AKP'nin geleceğinin ne olacağı. Kapatılacak mı? Kapatılmayacak mı? Kapatılırsa ne olacak? Senaryolar havada uçuşuyor. Ancak ne siyaset arenasında ne de medyada Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu siyasal krizin nedeni yeterince sorgulanıyor. Sorgulanmadığı için de bir çıkış yolu ya da formülü ortaya atılamıyor.
Adına ne denilirse denilsin Türkiye şuan ciddi bir krizle karşı karşıya. Siyaseti, ekonomiyi kısacası ülkeyi kilitleyen bu kriz, şubat ortasında gerçekleşen kara harekatı ve hemen sonrasında AKP hakkında açılan kapatma davasının ardından patlak verdi. Ordu yerine onun silahsız kolu gibi hareket eden yargı eliyle sivil siyasete ve parlamentoya yapılan müdahalede, varlığını çatışma ve statükonun devamında gören kesimlerin önemli bir hamlesi olarak gelişti. Sadece AKP'nin kapatılmasıyla sınırlı kalmayan aynı zamanda muhalif demokratik-sivil siyaset alanını da tümüyle kapamayı amaçlayan bu müdahale karşısında siyasal iktidarın geri adım atması, DTP dışındaki muhalefetin 'AKP karşıtlığı' adına demokrasi dışı girişimleri desteklemesi yaşanan iktidar savaşının ne denli derin olduğunu gösteriyor. Türkiye siyasal tarihinde iktidar savaşlarını kazananın her zaman statüko olduğu akılda tutulursa, bu savaşın galibinin de basiretsiz sivil siyaset olmayacağını tahmin etmek zor değil. Ne de olsa Türkiye siyaseti, askeri muhtıraları parlamentoda okuyan bir gelenekten geliyor. Ve bu alışkanlık halen değişmediği gibi AKP de bu geleneğin bir tekerrürünü oluşturuyor.
İç hesaplaşma
Bugün AKP'nin tasfiyesini beraberinde getirecek olan bu siyasal krizin aslında en önemli nedeni; Kürt sorununda yaşanan çözümsüzlüğün yarattığı tıkanma. Türkiye'yi içe kapatan, AB sürecini donduran, iktidardaki partiyi kapanmayla karşı karşıya getiren ve iç hesaplaşmayı çatışma boyutunda derinleştiren Kürt sorununun çözümsüzlüğüdür. Bu çözümsüzlük politikasının yansıması olarak gelişen kara operasyonunun fiyaskoyla sonuçlanmış olması askeri seçenek dışındaki formüllere kapalı olan devletin Kürt sorunundaki açmazını iyice derinleştirdi. Çünkü kamuoyuna öyle mesajlar verildi ki; operasyonlarla PKK'nin tasfiye olacağı, Kürt sorununun da eriyeceği inancı geliştirildi. Operasyon amacına ulaşamayınca devletin kamuoyu karşısındaki inandırıcılığı tersyüz oldu. Artık Türkiye'nin önünde tek bir seçenek kalmıştı, o da; siyasi çözüm. Ordu ve onun politikasının dışına çıkamayan hükümete rağmen gerek Avrupa Birliği cephesinde, gerekse de iç kamuoyunda siyasi çözüme dönük bir tartışma süreci başlayacaktı ki, AKP hakkında kapatma davası açılarak, bu süreç tersine çevrildi. Aslında bu hamleyi yapanlar bir taşla iki kuş vurmuş oldu. Birincisi, Kürt sorunu gündemden düşürüldü, ikincisi; de PKK'yle yürütülen savaştan kaynaklı olarak ertelenen AKP'yle hesaplaşma dönemi de başlatılmış oldu.
Savaş içinde eritme operasyonu
AKP aslında kapatma davasıyla resmileşen böylesi bir hesaplaşma sürecinin başlayacağını beklemiyordu. Çünkü geleneksel iktidar odaklarıyla Kürt sorununun tasfiyesi üzerinden kurduğu mutabakata sonuna kadar güveniyordu. Terörle Mücadele Yasası'nın çıkartılmasından Terörle Mücadele Yüksek Kurulu'nun yeniden canlandırılmasına, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin tereddütsüz imzalanmasından Şemdinli'nin karartılmasına kadar AKP ordu karşısında o kadar çok geri adım atmıştı ki, kapatma davasıyla karşılaşacağını hayal bile etmiyordu. 22 Temmuz seçimleri sonrasında sınırötesi operasyon tezkeresini Meclis'ten geçirerek, orduyla olan mutabakatını bir adım daha ileri boyuta taşıyan AKP'nin planı şuydu: Orduyu PKK'yle savaştırırken kendisi de iktidarını devlet içerisinde kurumsallaştıracaktı. Tıpkı bir dönem 'Ordu PKK'yle savaşır, biz de işimize bakarız' diyen Erbakan gibi. AKP'nin bu ilerleyişini sessiz bir biçimde izleyen askerin planı ise; hükümetin bütün imkan ve olanaklarını kullanarak, bir taraftan PKK'yle girdiği savaştan sonuç almak, diğer taraftan da iktidar partisini bu çatışmalı sürecin içinde yıpratarak, zayıflatmaktı. Ordu, bu süreçte AKP'yi fazla ürkütmeden, hükümetin enerjisini büyük oranda Kürt savaşı için kullandı. Şubat ortasında PKK'ye yönelik gerçekleştirilen kara harekatının siyasi boyutunda da hedef aslında AKP'ydi. Yani kara harekatı aynı zamanda AKP'yi güçten düşürmeye yönelik sürecin de startını verdi. Operasyonla PKK'nin tasfiye edilemeyeceği anlaşılınca asıl çatışma içerde başladı. Ordunun AKP'yi savaşın içine çekerek eritme planı böylece adım adım ilerlemeye başladı. 'Kürt sorununu ezme ve bitirme' sözü vererek, iktidarını uzun vadeye yaymak isteyen AKP'nin bu hesabının altüst olduğu bir süreç başlamış oldu. Deyim yerindeyse AKP ne kışlaya yaranabildi, ne de camiye.
Devletin sopasına sarıldı
Şimdi asıl bundan sonrası merak ediliyor. Siyasi geleceği belirsizleştirilen AKP öyle bir kıskaca alındı ki hiçbir konuda adım atamayacak noktaya getirildi. Kapatma davasından bu yana AKP'nin nasıl bir strateji izleyeceği tartışılıyor ancak, kimse net bir yanıt veremiyor. Çünkü AKP pusulasını yitirmiş durumda. Demokratikleşme anlamında izleyeceği bir yol haritası da bulunmuyor. Belirgin olan tek bir şey var; o da, siyasi misyonunu toplumla devleti barıştırma olarak tanımlayan AKP'nin, varolan devletçi-milliyetçi çizgisine daha fazla sarılacak olması. 1 Mayıs'ta yaşanan tablo AKP'nin devletin sopasından başka sarılacak bir dalının kalmadığını göstermesi açısından dikkat çekiciydi. Bu da gösteriyor ki; AKP kapatma davasını lehine sonuçlandırabilmek için geleneksel iktidar odaklarıyla yeniden uzlaşma arayışlarına ağırlık verecek.
AKP '96 sürecinin' peşinde
Bu uzlaşma zemininin merkezinde ise her zaman olduğu gibi yine Kürt sorunu bulunuyor. Son bir kez daha şansını kullanmak isteyen AKP'nin içerde Kürt muhalefetini bastırma, dışarıda da PKK'yi yalnızlaştırma çabalarına ağırlık vereceği gözleniyor. Güney Kürdistan yönetimiyle kurulan ilişki bunun ön adımını oluşturuyor. AKP'nin kurduğu bu ilişki sanıldığı gibi siyasi bir açılım niteliği taşımıyor. Hükümetin buradaki en önemli amacı; 1990'larda olduğu gibi Kürtler arası çelişki yaratıp, PKK'yi Bölge'de yalnızlaştırmak. KDP ve YNK'yi barıştırıp ardından PKK'ye karşı savaştıran 1996'daki 'Ankara Süreci'nde olduğu gibi AKP, benzer bir manevra geliştirmeye çalışıyor. AKP'nin bu amaçla kurduğu Kürt ilişkisinin bir başka boyutu daha bulunuyor, o da; ABD'nin yeniden desteğini alabilmek. Başbakan Erdoğan'ın 5 Kasım'daki ABD ziyaretinde Washington yönetiminin masaya koyduğu konuların başında, Ankara'nın Güney Kürdistan'ı tanıması yer alıyordu. AKP şimdi bunu hayata geçirerek, kapatma davası sürecinde yeniden ABD'nin siyasi desteğine sarılmak istiyor. Bu sürecin AKP'yi ne denli kazançlı çıkaracağını süreç gösterecek. Hükümet kanadının Kürt yönetimiyle görüşmeler yaptığı sırada Güney'e hava bombardımanı düzenleyen ordunun AKP'nin lehine dönüşecek bir sürece ne derece izin vereceği de tartışmalı bir konu. Tam da bu kriz sürecinde ordunun yeniden bir kara harekatı hazırlığı içerisinde olduğuna dair yorumlar ağırlık kazanmaya başladı. Bu da şunu gösteriyor; AKP'nin tasfiyesini beraberinde getirecek olan Kürt savaşı giderek derinleştirilecek. Bunu Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın 7 Mayıs'taki İsrail resepsiyonunda sarf ettiği şu sözlerden anlamak mümkün: 'Ben yetkiyi aldım. Sonuna kadar kullanacağım.' Büyükanıt'ın kastettiği yetki sınırötesi operasyon tezkeresi ve hükümetin verdiği direktif.
Çözmeyen çözülür!
Bütün bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde çıkış yolu arayan AKP'nin önünde tek bir seçenek bulunuyor. O da Kürt sorununun çözümüne kapı aralayacak sivil, demokratik açılımlara yönelme. Eğer AKP yaşanan krizin Kürt sorununun çözümsüzlüğünden kaynaklandığını görebilirse, izlemesi gereken yol haritasını da bulacaktır. AKP içinden gelen kulislere bakıldığında her şey kapatma davası sonrasına ertelenmiş durumda. Bir AKP'linin kulislere yansıyan şu sözleri bu durumu özetlemeye yetiyor: 'Şu kapatma davasını bir halledelim Türkiye'de çok şey değiştireceğiz.' Burada ister istemez 'Kapatma davası öncesinde AKP neyi değiştirdi ki' sorusu akıllara geliyor. O yüzden bu yaklaşımın siyaseten bir inandırıcılığı bulunmuyor. AKP'deki genel eğilimi yansıtan bu sözlerin gösterdiği bir başka gerçek daha var; o da siyasetin kapatma davası üzerinden bizzat yargı erki tarafından yönetiliyor olması. Eğer kapatma davası uzarsa -ki buna dair tahminler de yapılmıyor değil- bu durumda AKP, kontrolü iyice kaybedecek. Buna operasyonların giderek derinleşmesi de eklenecek olursa yönetim mekanizmasının doğrudan ordu ve yargının kontrolüne girmesi kaçınılmaz hale gelecek. Bu durumda AKP sadece görüntüden ibaret kalacak. Bütün bu ihtimaller AKP içerisinde de değerlendirilmiyor değil. AKP'ye yakın medyada 'Bu sessizlik iyiye işaret değil' diyenlerin olması dikkat çekici. Ancak bu süreci 'Sessiz sedasız atlatalım' diyenler çoğunlukta yer alıyor. Buna Başbakan Erdoğan ve kurmay ekibi de dahil. Erdoğan istediği kadar bu süreci kavgasız götürmeye çalışsın Kürt sorunu ortadayken, kendisinin ve partisinin siyasal geleceğini risklerden kurtarması mümkün gözükmüyor. O halde kapsamlı bir demokratik değişim ve dönüşüm projesinin başlatılması AKP'yi tasfiye olmaktan kurtaracak tek yol olarak duruyor. Yol yakınken, parlamentodaki sayısal çoğunluğu da elindeyken AKP, bu süreci tersine dönüştürebilir. Eğer böyle bir adım atarsa demokratik kamuoyunun, AB'nin ve liberallerin desteğini rahatlıkla arkasına alacaktır. Hükümet, kara operasyonunun hemen ardından Kürt tarafına sorunun çözümü noktasındaki görüş ve önerilerini sormuştu. Talepler ve çözüm önerileri hükümetin masasına konuldu. En azından Kürtlerin artık somut olarak ne istediği de hükümetçe çok açık bir biçimde biliniyor. İsterse sivil demokratik açılımlara yönelerek, çatışmaları derinleştirmek isteyen statükonun oyununu bozabilir. Aksi takdirde, bozulan kendi kimyası olacak!
İLHAN ERDEM
Bu yazı 12 - 18 Mayıs 2008 tarihli YedinciGün gazetesinde yayınlanmıştır.